Google Play Store
App Store

Erken Kış, taşıyıcı annelikten savaşa, sınırlardan kadın bedeni üzerindeki baskılara uzanan çok katmanlı bir anlatı. Yönetmen Alper, “Büyük politik yıkımların ortasındaki insanların hikâyesini anlatıyoruz” diyor.

Bu çağın ağırlığını taşıyamayanların hikâyesi: Erken Kış yola çıktı
Sarya Toprak
Sarya Toprak
saryatoprak@birgun.net

Özcan Alper’in yeni filmi Erken Kış, Altın Portakal’daki prömiyerinin ardından geçen hafta vizyona girdi. Başrollerinde Leyla Tanlar ve Timuçin Esen’in olduğu Erken Kış, Sonbahar filminin ardından bizi yeniden Hopa’ya, kayıp duygusuna, puslu yollara götürerek izleyicide büyük bir heyecan uyandırdı. Üst-orta sınıf bir çiftin sıkışmışlık duygusu ve aile olma isteğiyle genç bir kadının taşıyıcı annelik yaparak hızlıca para kazanma arzusunun yarattığı krizi merkeze alan film ekonomik, politik ve etik meselelerin yanı sıra psikolojik bir yıkımı da anlatıyor. Arabada başlayan yol filminde hikâye yol ilerledikçe katman katman açılıyor. Savaşı, sınırları, kadınları bedenini dahi kiralamaya iten bu düzeni sorgulatan filmini Özcan Alper ile konuştuk.


Taşıyıcı annelik temasını merkeze alma fikri nasıl doğdu?
Konu çok uzun zamandır duyduğum ve özellikle Gürcistan tarafında karşıma çıkan bir meseleydi. Çocuk sahibi olma, aile olma gibi kavramlar kişilerin hayatında zaten ağır bir duygusal yük taşır; bir de bunun mümkün olmadığı durumlarda bir bedenin kiralanması meselesi devreye girince çok katmanlı, sosyolojik, politik, hukuksal bir boyut ortaya çıkıyor.
Bazı ülkelerde taşıyıcı annelik yasak, bazılarında serbest ama daha çok “arka bahçe” ülkeler kullanılıyor. Ekonomik sıkışmışlık içindeki çok genç kadınların bunu bir “yırtma yolu” olarak görmesi de ayrı bir trajedi.
Tüm bu meselelerin psikolojik etkileri olduğunu biliyordum. Araştırmalar yaparken hikâye yavaş yavaş şekillendi.

Taşıyıcı annelik yapan gerçek kişilerle temasınız oldu mu?
Tabii, araştırmalar sırasında oradaki kliniklerle görüştüm. Film aşamasında oyuncumuzu Gürcistan’a gönderdik; klinikte çalışanlarla, hemşirelerle, bazı vakalarla sohbet etme imkânımız oldu.

Filmde Lia'nın dönüşümü çok güçlü. Bu karakteri nasıl kurdunuz?
Araştırmalarda şunu çok gördüm: Genç bir kadın bazen kendi hayatını kurtarmak için, bazen çocuğuna bakabilmek için, bazen hastası olan annesine para yetiştirmek için, bazen kocasını cezaevinden çıkarmak için bu yolu seçiyor.
Bu karar hiçbir zaman “isteyerek” alınmıyor. Çok kısa sürede para bulma ihtiyacı insanları böyle bir yola itiyor. Taşıyıcı anne olan kadının bedeni değişiyor, psikolojisi ağır etkileniyor. Diğer yandan kendi çocuğunu doğurup verememek ise çok büyük bir travma.
Bizim filmdeki vaka ayrıca “sıradışı." Hem donör hem taşıyıcı olarak iki etik sınır birleşiyor. Bunun hukuksal etkileri, psikolojik ağırlığı Lia'nın dönüşümünü belirledi.
Bir de savaş nedeniyle geri dönemediği için çocukla temasının kesintiye uğraması, ayrılık sürecini daha ağır bir yas sürecine dönüştürdü.

Yol boyunca izleyiciyi çarpan kısa ama yoğun sahneler var. Neyi hedeflediniz bu sahnelerde?
Filmin ritmi sessizlik ve gerilim üzerine kurulu. Spoiler vermek istemem ama yolculuk ilerledikçe hikâyenin basit bir mesele olmadığı; hukuksal, etik, politik katmanların olduğunu anlıyoruz.
Gerilimli sahneler biraz da bu karanlık yol hikâyesinin doğasından geliyor. Uğur ile birlikte yazarken bu sahneleri psikolojik yoğunluğu artıracak şekilde yerleştirdik.

İzleyici Erken Kış ile Sonbahar arasında bir bağ kuruyor. Nasıl benzerlikler var, bir bağ kurdunuz mu?
Sadece Sonbahar değil aslında; Gelecek Uzun Sürer, Rüzgâr, Karanlık Gece… Filmlerimde kayıp, yas, mekânsızlık, yüzleşme temaları hep var.
Ama Erken Kış coğrafi olarak Sonbahar’a yakın bir hatta ilerlediği için seyircinin bağ kurması normal. Küçük küçük göndermeler yapmak istedim; bu benim kendi sinema yolculuğumda başa dönüş duygusunun da bir parçası.

Filmde bir yandan taşıyıcı annelik tartışması, bir yandan sınır ve savaş gerçeği var. Bu büyük hikayeler arasındaki insanların hikâyesi politik olarak günümüz Türkiye'sinde bize ne anlatıyor?

Sanat dediğiniz şey zaten büyük insanların değil, küçük insanların hikâyesini anlatır.
Bu insanlar politik süreçlerden doğrudan etkilenen bireyler. Bir yanda Ukrayna-Rusya Savaşı gibi tüm dünyayı etkileyen büyük bir kırılma var, diğer yanda Ferhat ve Handan karakterlerinin kendi iç sıkışmışlıkları…
Bugünün Türkiye’siyle doğrudan bağlantıları olduğunu düşünüyorum. İnsanların kendini evinde hissedememesi, ruhsal olarak bu çağın ağırlığını taşıyamaması politik olduğu kadar insani bir durum.

Handan karakteri üzerinden Türkiye’deki kadınlık hâline dair göndermeler var. Bu bilinçli miydi?

Evet. Türkiye’de kadınlar sürekli “kariyer mi yapacak, çocuk mu doğuracak?” ikilemine sıkıştırılıyor. Çocuk bakım izinlerinin kısalığı, destek mekanizmalarının eksikliği, kadın bedenine yönelik baskılar…
Handan da aslında bu baskıların kurbanı. Filmde bunu doğrudan söylemiyoruz ama örtük bir şiddet biçimi olarak işliyoruz.
Hiçbir karakteri yargılamak istemedik; etik olarak bu bize düşmez. Biz daha çok bu gerçekliğin psikolojik boyutunu, insan ruhunda açtığı yarayı anlatmayı seçtik.

Sinemanızda Laz, Hemşin, Gürcü kültürlerini hep görüyoruz. Bu devam edecek mi?

Yerelden beslenmek evrensel hikâyeye zenginlik katıyor.
Timuçin’in Lazca konuşması, Hemşin ve Gürcü kültürünün izleri… Bunlar organik unsurlar.
Türkiye’de çok zengin kültürler var ama sinemada görünür değiller. Kafkas, Çerkes, Afşar kültürü neden bir dizide ya da filmde yok?
Kürt sinemasını artık görüyoruz ama diğer kültürler hâlâ görünmez. Oysa bu çeşitlilik sinemaya renk ve derinlik katar. Benim politik bakışım da bunu gerekli kılıyor; hikâyem orada geçiyorsa kültürün sesini duyurmak isterim.